Niyetimiz Doğru Sonuç Yanlışsa İşlem Hatası Var Demektir
- Niyetiniz kartallar gibi uçmaksa, sürüngenlerle düşüp kalkmayın çünkü insan,arkadaşına benzemeye meyillidir. - Niyet, elinizdeki malzeme ile çalışır. - Niyet bozulunca sözler sancılanır. - Niyetiniz bir kristale şekil vermekse, ona uygun hassas aletler ile çalışmalısınız, marangoz testeresi ile değil. - Doğru bir niyetle başlanmayan hiçbir şey, sahibine hayır getirmez ve zararından da asla kurtulamaz. - Göz görmez ışık gördürür, aradığını niyet buldurur. - Niyet sıkıntılara göğüs gerdirir, acılara ve mahrumiyetlere sabrettirir. - Niyetiniz doğru sonuç yanlışsa, işlem hatası var demektir. - Bugün toplumun sorun kaynağı haline gelen evlâtlarını yetiştiren anne babaların da niyeti iyiydi, peki ya sonuç? - Niyet, yanlışa götüren eyleme engel olamıyorsa, bilgi açlığından ölüyor demektir. - Niyet yol buldurur, yöntem sordurur, gayret ettirir, sonuç aldırır - Kişinin bütün hücreleri, niyetinin enerjisini taşır. - Niyetiniz size rengini verir. - Niyete doğru bilgi yol göstermezse, sadece niyet kişiyi selamete çıkarmaz. - Niyeti iyi olması, sonucun iyi olmasına yetmez. - Zihindekiler eyleme dökülürken şekil alır. O şekil niyete paralel değilse, sonuç, üzüntüye sonuna kadar açılan bir kapı olabilir. - Akıl, uygulamanın metodunu-usulünü sorgulayarak niyete yardımcı olursa, 'NİYET HAYR, AKIBET HAYR' olur. - Gözler, sözler, eller, ayaklar jestler, mimikler, beden dili ve enerjisi birer enstrüman, akıl orkestra şefi, niyet ise bestedir. Hepsinin önünde niyetin beste ve güftesi vardır ve bütün enstrümanlar onu seslendirir. - Bakışlarınızı o tarafa ya da bu tarafa yönelten niyettir. - Harfleri hece, heceleri kelime ve kelimeleri cümle yaparken organize gücü ve şekli niyetten kaynaklanır. Niyetiniz sözlerinizi çiçek buketine ya da dikene çevirir. Size uygun görünmediği için ters tepki verecekken niyetini fark etmeniz bunu engelleyebilir. - Niyet gözlüğü ile bakar ve okuruz. - Rabbimizin 'oku' emriyle, olayları, durumları, insanları, kendimizi, tabiatı, börtü böceği, sırf 'O' nun rızası için okumak, sonra da alınan ders ile, hikmet ile hayatı dokumaktır aslolan. - Niyet önümüzdekileri gösterir ya da gözden kaçırmamıza sebep olur. - Niyet yol buldurur, yol bildirir, yolda oldurur, durdurur ya da yürütür, güldürür yahut ağlatır. Niyet iz yapar gönlümüzde de, yolumuzda da. - Niyet elimizden tutar nefsin karanlık denizlerinde ve bilgi meşalesi de önümüzü aydınlatır. - Bozuk iletişim yolunda zikzaklar çiziyorsa ayaklarımız, niyet arabamız bizi, iman bilgi= sabır tamir bakım servisine götürebilmeli. - Niyetin aydınlığına güvenerek yola çıkıp da, metotsuzluğun karanlığında kaybolanlar, doğru bilgi ile yollarını aydınlatmadıkça, kendilerini güvende hissedemezler. - Niyetini bilgi ile beslemediği, desteklemediği için, iyi bir evlat yetiştirmek olduğu halde, çocuğuna yaptığı yanlışlarla niyetini gölgede bırakanlar, sonuçtan halâ karşısındakileri sorumlu tutmaya devam ederlerse, beslenen yanlış davranışların gönül talanında, kendisini de talan edilmiş bulabilir.
*Bu yazı Saliha Erdim'in Hanımefendi Dergisi Ocak 2008 sayısındaki yazısıdır.
Sevgi (koşulsuz): Hepimiz çocukları severiz. Ama, çocukların sevildiklerini hissetmeye ihtiyaçları olduğunu unutabiliriz. Sevdiğinizi hissettirmenin en kestirme yollarından birisi birlikte zaman geçirmektir.
Sınır (kendini bilebilmesi için): çocuğun kendisiyle başkaları arasındaki farkları, kendisinin ayrı ve bağımsız bir birey olduğunu hissedebilmesi için, sınırlara ihtiyaç vardır. Sınır dediğiniz de, fazla bir şey değil, yemeğin sofrada yenmesi, uykunun yatakta uyunması, bütün günün bilgisayar başında geçirilmemesi gibi temel düzenlemelerden ibarettir.
Sorumluluk (kendine ve başkalarına): Çocukların en az bir sorumluluk üstlenmeleri ve bunu sürdürebilmeleri, gelişimleri için bir gerekliliktir. Kendine karşı bir sorumlulukla başlanabilir. Örneğin, dişlerini fırçalamak, hemen bir sonucu olmayan (ağızdaki ferahlama duygusu dışında), ama şimdi dışına yönelik bir anlam taşıyan bir eylemdir.
Övgü: Olumlu görülen hareketin görüldüğü yerde takdir edilmesidir. Övgü inandırıcı olursa bir etki gösterir. İnandırıcı övgü, çocuğun yaptığı hareketle ilişkilidir. Yapılmayan bir harekete, ortada olmayan bir sonuca övgü düzmek, çocuğun özgüveni açısından pek bir yarar getirmeyebilir.
Öpücük: Dokunmak, öpmek çocuklara doğrudan bir sevgi aktarımıdır.
Özen: Ayrıntılara dikkat ettiğiniz ölçüde özenlisiniz. Çocuklar misafirlerle aynı masada oturtulmaktan, götürüldükleri tiyatro için biletlerin önceden alınmasından kendilerine gösterilen özeni çıkarsayabilirler.
Özgürlük ise, yukarıdakilerin ve başka bir çok şeyin doğal sonucudur. Özgürlük, başıboşluk, sınırsızlık ve sorumsuzlukla sıkça karıştırılsa da, kendi sınırlarını bilmeden ve başkalarına karşı sorumluluk taşımadan özgür olunamaz.
Tekrar karşılaşınca blogumuzda saklamaya değer diye düşündüm
Yanlış Mail...
Yanlış Mail Adamın biri yeni ulaştığı otele kaydını yaptırır. Odasına girdiğinde masada bir bilgisayar görür ve karısına e-mail atmaya karar verir. Fakat yazdığı mesajı farkında olmadan yanlış bir adrese gönderir.... Tam bu sırada farklı bir yerde kadın, kocasının cenaze töreninden evine yeni dönmüştür ve bilgisayarındaki maili görür,arkadaşlarından geldiğini düşündüğü maili okuyunca olduğu yere yığılıp kalır. Odaya giren annesi yerde yatan kızını ve ekrandaki mesajı görür. -Kime : Sevgili karıma Konu : Yeni ulaştım. Tarih : 1 Mayıs 2006 Benden haber aldığına şaşıracağından eminim. Burada bilgisayar var ve sevdiklerimize e-mail gönderebiliyoruz. Buraya yeni ulaştım ve kaydımı yaptırdım. Her şey yarın senin buraya geleceğini düşünülerek hazırlanmış. Seninle buluşmayı dört gözle bekliyorum. Umarım benim gibi sorunsuz bir yolculuk geçirirsin. Not : Burası çok sıcak.
İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.
Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.
Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu.
Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.
Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.
En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
Mekke yi ziyaret eden yemenli tüccarlar, o esnada kabede Hatice ile namaz kılmakta olan risaletpenah efendimizi (sav) görürler. yemenliler yanlarındaki mekkelilere hitaben "ne yapıyorlar bunlar dininizi mi değiştirdiniz yoksa?" diye sorarlar. müşrikler ise " elbette hayır böyle bir şey olmadı. yalnız şuradaki adam muhammeddir ve vahiy aldığını iddia ediyor. kendisine bir haller oldu. delirdiğini düşünüyoruz. atalarımızdan gelen her şeyi reddediyor" diye karşılık vermişler. yine yemenli tuccar "şu yanındaki kadın kimdir?" diye sorunca mekkeliler "o da haticedir. buranın soylu kadınlarındandır. simdi muhammedle evli. ticaret yapıyor. o da kocasına uydu." cevabini verirler. yemenli tüccar bu cevabi duyunca mekkelilere donup " yemin olsun ki bu adamın dini bütün Arabistan saracak. bunca zamanlık karisi, ayni yastığa bas koyan kadın, onun deli olduğunu anlamadı da siz mi anladınız!" der... sonuç olarak.. ailenin yanyana geldiği her eylem yeryüzünü sarsacak kadar güçlüdür.. yeter ki omuz omuza duralım..
Anne ve babaların da hata yapabileceğini gösterin, yeri geldiğinde ondan özür dileyin.
Çocuğunuzun, yanınızda olmadığı anlarda onu ne kadar sevdiğinizi, özlediğinizi açıkça belirtin.
Çocuğunuzu bir meyve, sebze bahçesine götürüp, meyveleri ya da sebzeleri kendisinin kopartmasına izin verin, bunun yanında meyve, sebzelerin ne şekilde büyüdüklerini, hangi ağaçlara sahip olduklarını gösterin.
Birlikte gazete, dergi okumaya çalışın, eğer okuyacak düzeydeyse bırakın onun komik, okumasıyla zevk almaya çalışın.
Eğer koşmaktan zevk alıyorsanız, onun yanınızda bisikletle eşlik etmesine izin verin.
Ben sana demiştim demek yerine, olmadığına üzüldüm canım ya da bir keresinde bana da aynısı olmuştu ya da biliyorum bu senin için çok zor tatlım gibi sözler söyleyin.
Çocuğunuzun yaptığı resimleri, karalamaları duvara yapıştırın ya da çerçeveye koyup odasına koyun.
Çocuğunuzu aile içindeki haberlere, olaylara, yakın tutmaya çalışın böylece çocuğunuz kendisini bu ailenin parçası olarak hissedecek, ileride sizinle olayları paylaşmakta zorlanmayacak.
Çocuğunuzu duygularını söylemesine alıştırmak için onu devamlı destekleyerek, yanıt verin. Mesela, onun teşekkür etmesi gerektiğinde, siz öne atılıp, ikimiz birden size teşekkür ediyoruz deyin.
Çocuğunuzla birlikte mutfakta beraber bir yemek hazırlayın, sonra da oturup ikiniz birlikte yiyin, pizza, makarna, sandviç gibi pratik şeyler.
Çocuklarınızla oynarken, eğitimli olmalarına da dikkat edin.
Çocuğunuzun odasını onun seçeceği renklere ve dekorasyona göre olmasına dikkat edin, eğer özel bir oda hazırlayamayacaksanız, onun istediği renk, biçimde olması gibi ufak detaylarla onun olduğu hissini verebilirsiniz.
Çocuğunuz için, yılda bir kere olmak üzere, güzel bir doğum günü hazırlayın, onun sevdiği renklerden pasta, güzel hediyeler, şarkılar.
Birlikte oturup video izleyin.
Çocuğunuzla birlikte bir vazoya çiçek yerleştirin, birlikte çiçekleri seçip, yaprakları ayırıp, boylarını kesip, birlikte renklerine ve çiçek çeşitlerine göre bir düzen yapın.
Çocuğunuzun, iyi bir insan olmasına yardımcı olun, (teşekkür ederim, beni rahatsız etmeden telefon konuşması yaptırdığın için, gibi.)
Çocuğunuz için çocuk dergilerine üye olun.
Onun resim yapmasına, oyun oynaması için bir kutuda boya kalemi, kağıdı, uhu, çocuklar için özel makas bulunduran bir kutu hazırlayın.
Çocuğunuzun arkadaşlarını eve özel olarak çağırıp, onlar için kurabiye, meyve suyu hazırlayıp, onlara güzel çocuk kasetleri videoya koyup güzel bir zaman geçirmesini sağlayın.
Çocuğunuza asla tutamayacağınız sözlerde, vaatlerde bulunmayın, söz verirseniz mutlaka yerine getirmeye çalışın.
Bazen sizin yatak odanızda uzanıp televizyon izleyin, onun istediği bir şeyi yaparak onu da sizin özel odanıza dahil edin.
Özel günlerin önemini birlikte karşılayın, sizin doğum gününüz, onunki, bayramlar, yılbaşı, bu gibi özel günlerin gelmesini beklemesine yardımcı olur.
Kuzey İtalya’nın küçük bir köyünde yüzyılın dönümünde büyüyen babam, eğitimin sadece zenginlere özgü bir şans olması nedeniyle okula gidememişti.Babama göre dünya onun okulu olmuştu. Her şeye ilgi duyardı. Eline geçen kitabı,gazeteyi ve dergiyi okurdu. Babam, en büyük günahın o gün yeni bir şeyler öğrenmeden yatmak olduğuna inanırdı. Bu sözleri o kadar çok tekrarlardı ki, ister istemez hepimizi etkilemişti. “Öğrenecek çok şey var’ derdi hep. ‘Dünyaya aptal bir insan olarak gelsek de, sadece aptallar aptal olarak kalır.” Akşam yemekleri ailenin bir araya toplandığı saat olduğu ve sıtmadan ölmüyorsanız herkesle birlikte sofraya oturmamız gerektiği için, o gün öğrendiğimiz her şeyi sofrada açıklardık. Babamızın hiçbir isteğini geri çeviremezdik. Akşam yemeğine oturmadan önce ellerimizi yüzümüzü yıkamak üzere tüm kardeşler banyoda toplandığımız zaman, “Sen bugün ne öğrendin?” diye sorardık. Birimizin cevabı, “Hiçbir şey” ise, önce ansiklopediyi açar, onun için bir şeyler bulur ve sofraya öyle otururduk. “Nepalin nüfusu” gibi... Akşam yemeklerimiz çok gürültülü olurdu, çünkü bir yandan da o günkü hadiseleri konuşurduk. Annem İngilizce bilmediği için, konuşmalarımız hep Piedmonte yerel diliyle yapılırdı. 0 gün başımızdan geçen hadiseler ne kadar önemsiz olursa olsun, asla hafife alınmazdı. Annem ve babam her zaman bizi dikkatle dinler, yorumlarda bulunurdu. Bir diyalog biter, bir başkası başlardı. Sessizlik pek rastlanan bir şey değildi masamızda. Sonunda her yemeğin büyük kapanışı, en korktuğumuz an gelirdi; o gün öğrendiklerimizi paylaşma anı. Sonunda, bütün dikkatini birimize verir, ‘bugün ne öğrendin bakalım?” “Nepal’in nüfusunun kaç olduğunu öğrendim” Sessizlik... Önce, sanki dünyanın geleceği ile ilgili çok önemli bir şey işitmiş gibi düşünürdü. “Nepal’in nüfusu. Hmmm. Evet.” Sonra da anneme döner ve “Sen biliyor muydun?” diye sorardı. Annemin verdiği cevaplara hep şaşardık. “Nepal” derdi. “Nepal? Nepal’in sadece nüfusunu değil, dünyanın neresinde olduğunu da bilmiyorum!’ annem verdiği bu cevapla babama malzeme hazırlardı aslında. ‘atlası getir de, annene Nepal’in nerede olduğunu gösterelim.’ Sonra da araştırma başlardı. Ailece atlasta Nepal’i aramaya koyulurduk. Bu durum, ailenin her bireyi öğrendiğini açıklarken devam ederdi. Evimizdeki hiçbir akşam yemeği en azından yarım düzine yeni şey öğrenmeden son bulmazdı.
Ailece hiç farkında olmadan hep birlikte kendimizi geliştiriyor, tecrübelerimizi paylaşıyor ve birbirimizin eğitimine katkıda bulunuyorduk. Babamsa, hiç farkında olmaksızın bizi en gerçek anlamıyla eğitiyordu. Bizlere bakarak, bizleri dinleyerek, düşüncelerimize saygı göstererek, bizlere değerli olduğumuz duygusunu kazandırarak, bizi en çok etkileyen öğretmenimiz oldu."
.......paylaşmak ve gerçekten aile olmak herkesin harcı değil malesef
bide hepimizin bildiği bir hikaye vardır: Tam olarak bilmiyorum ama dünyaca ünlü bir bilim adamına "araştırmacı yönünüzü nasıl kazandınız ve geliştirdiniz" diye sormuşlar. Bilim adamı; annesi sayesinde kazandığını söylemiş ve devam etmiş " okula giderken arkadaşlarımın anneleri okulda öğretmeninden bugün ne öğrendin diye sorarlardı, ancak benim annem bugün öğretmenine ne sordun diye sorardı.Bende her akşam yatmadan önce bilmediğim bir şeyi düşünür, ertesi gün de okula gittiğimde öğretmenime "bu nedir, ne zaman oldu, nasıl yapıldı vs." diye" sorardım. Araştırmacı yönüm burdan çıktı , artık yetişkin bir insanım, ama halen her gece yatmadan önce mutlaka "bugün ne öğrendim" diye sorarım kendime. Eğer yeni bir şey öğrenmemişsem o zaman en azından sözlüğü açar bilmediğim bir kelime öğrenerek yatarım demiş.
Her akşam sofrada beraber olur, Akşam yemeğini birlikte yeriz. Ve sonra açarak ellerimizi, “Çok şükür Ya Rabb’i!” “Çok şükür!” deriz.
Nasıl anlatayım bilmem sizlere, Bizim soframızda bin bereket var. Soframızda paylaşırız her şeyi, Babamın yorgunluğu birden azalır. Annemin sevgisi sofraya taşar.
Her pazar birlikte çıkarız babamla, Pazardan yiyecek şeyler alırız. Annem sevgiyle pişirir yemekleri, Öylesine tatlı, öylesine lezzetli ki, Bayılırız.
İsterim her yemek vaktinde yine, Her sofrada bir araya gelmeyi. Ne var ki babam işe gider erkenden, Ben kardeşimle okula. Annem bizleri yolcu eder her sabah, Unutmaz öpmeyi, gülümsemeyi.
Dilerim sonsuza değin mutluluk, Evimizde sevgi hiç eksilmesin. İsterim herkesin sofrası da, Bezenerek sevgiyle, Bizimkine benzesin.
"Bu güzel dileklere katılmamak ne mümkün.Rabbim tüm sofraları böyle huzur, neşe,mutlulukla bezesin. Bu mutlu aile tablosu şiirlerde değil evlerimizin içinde, yanıbaşımızda, hep bizlerle olsun
Yağmur yağıyor... Mutfak camındayım... Nasıl üşüdüğümü bilemezsin. Menekşelerim çiçek vermiyor artık anne, söylediğin gibi hep dibinden su verdim ama... Şimdi telefon açsam sana, sesini duymak da yetmiyor ki. Hep aynı cümleler. Babamlar nasıl? İlacını aldın mı? Nedenini bilmediğim bir ağlamak var içimde. Bir yerlere sığdıramıyorum yüreğimi. Bazen dalıp giderdin mutfakta yemek yaparken, tahta kaşıkla tencerenin başında öylece. Ne düşünürdün acaba? Özlemek çok fena anne, anlamak seni daha da... Omuzlarım ağrıyarak uyanıyorum sabahları. Benim kızımın omuzlarımı ovmasına daha çok var. Gittikçe sana mı benziyorum ben? Ya da ‘annenin kaderi kıza’ dedikleri doğru mu? “Baban eskitir her şeyi kızım,” demiştin bir kez. Anlamamışım meğer, eskiyormuş anneciğim. Omzunu ovacak kalmıyormuş meğer aynı evin içinde. Şimdi duysan bunları, ne üzülürsün mutsuz mu kızım diye, çoktan kendinden vazgeçmiş bir sesle. Mutsuz değilim de anne, yağmura ve mutfağımdaki kadere çare bulamıyorum. Evimi topluyor, toz alıyor, patlıcan kızartıyor, televizyon seyrediyorum, akşam çalan kapıyı açıyorum. Açtığımı gören olmuyor. Pişirdiğim yeniyor da, güzel olmuş denmiyor. Çay demleniyor, demleniyor, demleniyor. Kederim mutfağımın her yerine yerleşiyor. Nasıl eskiyor her şey anne, nasıl eskiyor. Eskilerimi de atmaya kıyamıyorum. Seni çok özlüyorum.
İyi ki doğmuşsun. Sen doğmasaydın kim seyrederdi kâinatın şu bin bir güzelliğini?
Sen doğmasaydın kim tebrik ederdi Rabbinin sanat eserlerini?
Görecek göz lâzımdı Esmâü’l-Hüsnâ’yı, hissedecek kalp lâzımdı... Ve akıl nimetiyle şu kâinat tefekkür edilip Esmâü’l-Hüsnâ’ya mazhar olunmalıydı.
Evet, iyi ki doğmuşsun.
Doğumunla kâinat sahnesinde sunulan tüm çalışmaları seyredecek göz olmuşsun, hissedecek, şükredecek kalp olmuşsun, anlayıp da tesbih eden bir abd, bir kul olmuşsun...
Sen olmasaydın mânâsız kalırdı tüm çalışmalar, seyircisiz bir sahne gibi, dinleyicisiz bir radyo gibi olurdu kâinat... Boşuna öterdi kuşlar... Rüzgâr boşuna eserdi...
Sen olmasaydın bahar, çiçeklerini kime sunabilirdi ki? Nakış nakış işlenmiş meyveler kime sunabilirdi o enfes lezzetini?
Sen olmasaydın Rabbinin sanatı karşısında, hayrette kalıp da, kim MâşaALLAH diyebilirdi, kim huzurunda aczini bilip SübhanALLAH diyebilirdi? Lezzetler karşısında o küllî şükürleri kim edebilirdi?
Sen iyi ki doğmuşsun! Sen olmasaydın güneş doğmadan kim seccadesine yanaşıp gözyaşlarıyla aczini Rabbine sunabilirdi? Ve kim, kim kalbinde ebedî güneşler doğurabilirdi?
Bu arada, bu satırları okuyan!
Saydıklarımızdan bir hissen yoksa biraz düşün istersen:
Dünyaya doğduğun gibi, Kur’ân’ın o hayat sunan hakikatleriyle yeni baştan doğ hayata! Peygamberî (Aleyhissalâtü Vesselâm) gül kokusunu kokla da hep huzur dol, gül hayata, gülümse hayata...
Günün zindanından ebediyete “beş pencere” aç namazla, ebedî hayat ufuklarında aciz ve fakir bir kul ol. Kadir-i Rahîm’in dergâhında kendisine şefaatler sunulan bir abd ol.
Güzel bir şey doğmak, var olmak.
Bundandır ki, iyi ki doğmuşsun.
Şunu da unutma ama: ‘Niye doğdum?’
Bunu anladığın gün çok iyilikler kalbinde doğacak...
Hep, “çocuğum olursa, onunla arkadaş gibi olacağım” diye duyardım etrafımdan.
Evet, ben de bebişimin sahibi değilim diye düşünüyorum. Ama hayır, kural, sınır gerekliymiş. Uzmanlar altını çize çize, çocuğun evde arkadaşa değil, bir anneye ve babaya ihtiyacı olduğunu söylüyor. Deniyor ki, arkadaşlıkta yaptırım yoktur. Eşitlik söz konusudur ve saçma da, komik de, tehlikeli de olsa öneriler getirilebilir ve uygulanabilir. Sınır yoktur. Oysa çocuğun, onu seven, her koşulda destek olacaklarını bildiği, tutarlı kurallar ve sınırlar koyan birer anne babaya ihtiyacı var.
Bir paylaşım okudum her gün takip ettiğim sitelerden birinde. Kevin Hickey isimli bir İngiliz çocukla ilgili. Anne babasının kendisine hatalı yaklaşımı nedeni ile hastanede ruhsal tedavi görmek zorunda kalan bir çocuğun hikayesi. Tedavi sırasında Kevin, hastanede şunları kaleme almış, anne ve babasına hitaben. Daha sonra yazdıkları, İngiltere’de pedagogların çocuk yetiştirirken anne babalara tavsiye ettiği 13 altın kural olmuş.
Noktasına bile dokunmadan bu 13 altın kuralı aktarıyorum sizlere:
1- Beni şımartmayın. Her istediğim şeyi elde edemeyeceğimi biliyorum.
Sadece sizi deniyorum.
2- Bana tatlı-sert davranmaktan çekinmeyin. Bunu tercih ederim, benim daha güvenli hissetmemi sağlar.
3- Benim kötü huylar edinmemi engelleyin. Bunların erkenden ortaya çıkarılmasında ve önlenmesinde size güveniyorum.
4- Benim yanlışlarımı başkalarının önünde söylemeyin. Benimle yalnız konuşursanız, söylediklerinizi daha iyi anlarım.
5- Sizden nefret ettiğimi söylediğimde üzülmeyin. Aslında sizden değil, beni engelleme gücünüzden nefret ediyorum.
6- Herhangi bir şeyin sonucunda beni kurtarmayın. Çünkü ancak acı veren bu yolla öğrenirim.
7- Benim küçük hastalıklarımı büyütmeyin. Bunları yenecek güçteyim.
8- Düşüncesizce yerine getiremeyeceğiniz şeyleri yapacağınıza söz vermeyin. Bu sözler yerine getirilmediğinde çok kırıldığımı unutmayın.
9- Kendimi istediğim kadar iyi anlatamadığımı unutmayın. Bunun için ara sıra yanlışlarım olur.
10- Dürüstlüğümü fazla zorlamayın. Kolayca korkup yalan söyleyebilirim.
11- Tutarsız olmayın. Benim kafamı iyice karıştırır ve size olan güvenimi sarsar.
12- Benden özür dilemeyecek kadar gururlu olmayın. Bazen içten bir özür beni size çok yakınlaştırabilir.
13- Unutmayın ki büyümek için sizin çok ve anlayışlı sevginize muhtacım, ama bunu size söylemem gerekmez değil mi?
Çocuklarımız bizim ...İyisi ile kötüsü ile...Vazgeçilmezlerimiz....
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil, Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları. Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller. Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil. Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır. Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil. Çünkü ruhlar yarındadır, Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz. Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları Kendiniz gibi olmaya zorlamayın. Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur. Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar. Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar. Okçunun önünde kıvançla eğilin Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.
Sevgili ANNEM için olsun bu ....Çok beğendiğim başka bi yazı...
""""Sevgili anneciğim,
Ne garip; yeni yeni farkediyorum ki, çocukları anne olunca çocuklaşıyor anneler... Ve insan, zamanın nasıl insafsız bir öğütücü olduğunu bu rol değişiminde anlıyor.
Eminim karnındaki ilk tekmemden, hatta doktorların "Bundan sonra ağır kaldırmak yok" müjdesinden beridir iki kişilik yaşıyorsun yaşamı... Doğum odasında bir küçük el saçlarına tutununca değişti herşey ve o el, o saçtan hiç eksik olmasın istedin.
Kimbilir kaç geceyi karyola başuçlarında derin iç çekişler dinleyip hüzünlenerek uykusuz geçirdin, kaç emzirme seansında bitkin uyuyakaldın. O gün bugündür hayatı, bir toprakla çiçeği kadar ortak üretiyor, tüketiyoruz. Yol boyu, kusurlarını hiç görmedik birbirimizin, yeteneklerimizi abarttık,
karşılıklı toz kondurmadık üzerimize, kol kanat gerdik...
Ben dünyanın en iyi evladıydım, sense tarihin en iyi annesi...
Her çığlıkta başucumda biteceğini bilmenin güveniyle büyüdüm. Her derdimde benden çok dertleneceğini bilmenin o bencil alışkanlığıyla ayakta kaldım.
Sevginle donandım...
* * *
Ama sonra birden o korkunç çark devreye girdi ve yaşamın acımasız kuralı işledi:
Büyüdüm...
Senin kollarında "sen"den habersiz, bambaşka bir "ben" çıktı ortaya. Bazen o eski "ben"e hiç benzemeyen bir "ben"...
Çünkü farkettim ki anlattığın masalların yaşamda karşılığı yokmuş. Kızlar bir prens umuduyla kurbağaları öpedursun, ben her yalanda burnumu yokladım. Şaşırdım.
Bostandaki danaların, ısırılmış lahanaların ve benzeri pastoral ninnilerin modasının geçtiğini gördüm sokakta... Söyleyemedim sana...
"Yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin artık eskisi kadar geçerli olmadığını" anlatan kitapları salonun ortasında açık bıraktım, açıp okuyasın diye...
Her kuşağın o vazgeçilmez ikilemi depreşti yeniden: "Devir de amma değişti" diye yakınırken sen, ben ilginle boğulduğumdan dertlendim.
Bir yeri yaralandığında "Anam görürse ne kadar üzülür" diye gizlemeye çalışmak küçük bir çocuk için nasıl ağır bir yüktür bilir misin?
Oysa ne çok acılar paylaştık seninle.. Ve ne çok sevinçler yaşadık beraber... Nasıl dar günlerde yardıma koşup, kaç şenliğine ortak olduk birbirimizin..?
* * *
Lakin artık kafesten uçma vaktiydi. "Danaların girdiği bostan"da ayakta kalabilmenin yolu, tek başına kanat çırpmayı öğrenmekten geçiyordu.
Yargıladık birbirimizi bir dönem... Sorguladık...
Sen bana eş dost çocuklarını örnek gösterdikçe, ben seni eş dost ebeveynleriyle kıyaslar oldum.
Sen her sohbete "Bizim çocukluğumuzda..." diye başladıkça ben, değişen takvim yapraklarını koydum önüne...
Nasıl da zalim bir çark bu değil mi?
Doğuyor, doğuruyor ve günün birinde yuvadan uçacağını bile bile koca bir ömrü karşılıksız veriyorsun...
... Ve hayat birden ıssız bir adaya dönüşüveriyor.
Sonrası kah bir kapı zili beklentisi, kah bir mektup, kah bir telefon sesi... Gizliden gizliye özlenen bir torun müjdesi...
Fotoğraflar sarardıkça solan bir yaşam ve uzaklaştıkça yakınlaştığımız bir mazinin geri dönmez anıları...
Yazılarla konuştuk öyle zamanlarda... Bakışlarla anlaştık. Ağlaştık birbirimizden gizleyerek acılarımızı... Bir mimikle özleştik, bir gülüşle kavuştuk.
Ben büyürken... seni de büyüttüm.
* * *
Şimdi çok daha iyi anlıyoruz birbirimizi...
Çünkü küçücük bir el saçlarımı kavrıyor geceleri... Karyola başlarında uykusuz geceler geçiriyorum. Pastoral ninnilerle büyütüyoruz oğlumu; yalancı çocukların burunları uzuyor masallarda, öpülen kurbağalar prens oluyor.
...Ve yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin geçersizleştiğini anlatan kitapları kaldırıyoruz salondan gizli gizli...
O korkunç çark, acımasız bir hızla dönmeye devam ediyor. Zaman, öğütüyor kuşakları...
İnsan ancak mahrum kalınca anlıyor sevginin değerini... Bense sevginden mahrum kalmaya fazla dayanamayacağımı biliyorum.
ASLINDA Yusufla alakası olmayacak bu yazacaklarımın ama çok beğendiğim şu dizeleri yazmadan edemıycem.Oğlumla günlerimizi, hayatı ve paylaşımlarımızı anlatmak için, ona bi anı olsun diye yola çıktığım şu blog aslında benim derleyip toparlamak istediğim yazılara dönüşecek gibi sonunda. Ama toparlamak istediğim yazılarda aslında oğlumun da sahip olmasını, öğrenmesini, yaşamasını istediğim içeriklerle dolu olmayacak mı?Misal bu yazı.Gitmek ile kalmak arasında bir ikilemin koynunda bi yürekten çıkma.Bağları koparıp uzaklara gitmek bende de yokmu?Hiç cesaret edemediğim, bir kere bile atamadığım bu adım için bu yazı.OĞLUM ise başka denizlere yelken açmaktan korkmasın.mola versin arada, nefes alsın, kök salsın ama dibe vurmasın arada bi kaçamak yapsın yenilikler için hem şansı olsun hem cesareti.Zaman, para,sorumluluklar durdurmasın yani durduramasın.... KÜÇÜK KAÇIŞLAR HAYATINDA HEP OLSUN!!!!
""""Bugünlerde herkes gitmek istiyor.Küçük bir sahil kasabasına,bir başka ülkeye,dağlara,uzaklara...Hayatından memnun olan yok.Kiminle konuşsam aynı şey... Her şeyi,herkesi bırakıp gitme isteği.Öyle'yanına almak istediğin üç şey'falan yok.Birkendisi.Her şeyi,herkesi götürdün demektir. Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.Ama olmuyor.Hadi kendimize razıyız diyelim,ötekide olmuyor. Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor.Böyle gidiyor işte.Bir yanımız 'kalk gidelim',öbür yanımız 'otur'diyor.'Otur' diyen kazanıyor.O yan kalabalık zira.İş,güç,sorumluluk,çoluk çocuk,aile,güvende olma duygusu... En kötüsü alışkanlık.Alışkanlığın verdiği rahatlık,monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.Kalıyoruz.Kuş olup ucmak isterken ağaç olup kök salıyoruz. Evlenmeler...bir çocuk daha doğurmalar...borclara girmeler...işi büyütmeler...Bir köpek bile bizi ucmaktan alıkoyabiliyor.Misal ben...Kapıdaki Rex i bırakıp gidemiyorum.Değil bu şehirden gitmek,iki sokak öteye taşınamıyorum.Alıp götürsem gelmezki... Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında.Herkes onu,o herkesi seviyor.Hangi birimizle gitsin?'Sırtında yumurta küfesi olmak'diye bir deyim vardır;evet,sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin.Kendi imalatımız küfeler.Ama eğreti de yaşanmazki bu dünyada.Ölüm var zira.Ölüme inat tutunmak lazım.İnadına kök salmak lazım.Bariufak kaçışlar yapabilsek.Var tabii yapanlar.Ama az. Sadece kaymak tabakası.Hepimiz kaçabilsek...Bütçe,zaman,keyif...Denk olsa.Gün içinde mesela...Küçücük gitmeler yapabilsek.Ne mümkün.Sabah 09.00-akşam18.00.Sonra başka mecburiyetler.Sıkışıp kaldık.Sırf yeme,içme,barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı.Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.Bir ömür karşılığı bir ömür yani.Ne saçma.Bahar mıdır bizi bu hale getiren?Galiba Ben her bahar aşık olmam her bahar gitmek isterim.Gittiğim olmadı hiç.Ama olsun...İstemekte güzel CAN YÜCEL""""""
"Çocuklarınızı iyi yetiştirin. Doğruları söyletin. Canı istemediği için çalışmadığında elektrikler kesikti demesin. Vazoyu kim kırdı dediğinizde ben kırdım diyebilsin. Sorumluluk almayı öğretin.Sadece kendi üzerine düşeni yapıp kenara çekilmemesi gerektiğini; her zaman her yerde herşeyden sorumlu olduğunu öğretin. Birini ezmeden de yukarılara çıkabileceğini hatta bazen yukarılar denilen şeyin çıkılmasada olur bir yer olduğunu öğretin. illa birini örnek alsın diyorsanız Mustafa Kemal'i öğretin. Kızlarınızı iyi yetiştirin. Kendi kendilerine yetmeyi öğretin. Namuslu olmanın yürekten geçtiğini öğretin. Evden çıkar çıkmaz ilk köşede eteğinin boyunu kısaltmasına gerek olmadığını öğretin. istediğini giymeyi öğretin . insanın ahlakının sadece kendi beyninde olduğunu öğretin. Kıskanılmanın sevilmeyle aynı olmadığını öğretin. Kıskanılmanın güzel, saygısızlığın kötü olduğunu öğretin. Beni çok kıskanır, dışarı çıkarmaz, şunu bunu giydirmez diyen adamla gurur duymamayı, bunun aslında kendine hakaret olduğunu öğretin. Arayıp neredesin ; kiminlesin vs. diyen adama seni tanımadan önce nasıl davranacağımı bilmiyor muydum haddini bil demeyi öğretin. Eşlerini aldatan erkeklerin yanındaki ikinci kadın olmamayı öğretin.Erkekl erle sadece arkadaş olunabileceğin i çünkü onların da sadece insan olduklarını öğretin. Oğullarınızı iyi yetiştirin. Karşı cinse saygı duymayı öğretin. Gece yarısı evine dönen kadının aranmadığını öğretin. Bir kadının omzuna arkadaş olarak da sarılabileceği ni öğretin. Dokunmaktan korkmamasını öğretin. Sevmenin değer verme olduğunu öğretin. Sahip çıkmayla sahibi olmanın farklı olduğunu öğretin. Bütün gençliğini birileriyle beraber olmaya çalışarak geçirdikten sonra kimseyle beraber olmamış birini bulup evlenmeye çalışmanın ikiyüzlülük olduğunu öğretin. Bulunmaz hint kumaşı olmadıklarını; olsalar bile burun silinen mendillerinde kumaştan yapıldığını; hiçkimseyi küçük görmemeyi öğretin.